Leipzig coğrafyacısına ve fikirlerine duyulan hayranlık Almanya ile sınırlı değildi. Örneğin, bir zamanların Türkiye başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun pan-İslamcı ve neo-Osmanlı yazılarında bulunabilir.
Ahmet Davutoğlu Türkiye'nin ekonomik gücünün en yüksek olduğu dönemde, Batı'ya ve doğuya jeopolitik açılımın gerçekleştiği en yoğun dönemde Türkiye'nin etki alanının genişlemesini kendi ideolojik görüşleri yönünde kullandı. Neo-Osmanlıcılık cumhuriyet Türkiye'sinde uygulanma alanı bulmayan ve altyapısı olmayan bir düşünceydi. Keza Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde bile bu düşünce saraydan halka kadar birçok kişi tarafından tartışılmış fakat vazgeçilerek milliyetçi bir politika izlenmiştir. Ahmet Davutoğlu bir akademisyen olarak jeopolitik ile özel ilgilendi fakat tıpkı Ratzel'in düşüncelerini kendi çıkarları için kullanan düşünürler gibi o da farklı bir şey yapmadı. Ayrıca bugün Türkiye'de yaklaşık 12 milyon yabancı nüfusun bulunmasının temel aktörüdür. Suriye iç savaşından itibaren sığınmacıları özellikle kabul etmiş ve bunun devamında Türkiye'yi daha islamist bir çizgiye sokmayı hedefledi. Fakat neredeyse tüm dünyada bilinen önemli bir yanılgı var. Cumhuriyet kurulduğundan beri Türkler milliyetçi bir çizgide yetiştirildi ve sığınmacı fikri bunun da vesilesiyle oldukça zararlı bir sonuca sebep oldu. Türkler yeryüzünde müslümanlığa en büyük altın çağını yaşatmış bir millet olsa da günümüzde islam kurallarına sıcak bakmayan en büyük müslüman kitleyi temsil ederler (küçük bir azınlık grup hariç). Bu yüzden Suriye, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerden gelen toplulukların yaptığı davranışlar ve temsil ettiği düşünceler toplumun genelinde çok ciddi rahatsızlıklara yol açtı. Türkiye kimlik bazında %90 müslüman bir nüfusa sahip olsa da şeriat isteyenlerin oranı %10'u bulmaz. Hatta Türkiye'de "aşırı sağ" günümüze kadar aşırı cumhuriyetçi, laik, militarist kesimin temsil ettiği grubu ifade ederken; islamcı, muhafazakar kesim daha merkez sağ hatta kimi zaman sol kesimi ifade etti. Günümüzde bu bir değişim içindedir. Fakat en kısa tabiriyle Davutoğlu 85 milyon içinde küçük bir azınlığa hitap eden bir politikayı Türkiye'nin dış politikası olarak sürdürdü ve başarısız bir siyasetçi olarak tarihe karıştı. *
Davutoğlu, "alan" bakımından genişleyen bir Türkiye değil "isamcı etkinin tüm topluma sirayet etmesi gayretiyle müslüman nüfusu ülke içine alıp ülke dışında da çeşitli tampon bölgeler yaratma" hevesinde olan yani pek Ratzel'e uymayan pratiğe sahip olan birisidir.
(Yabancı halkların Türkiye'ye gelmesi hakkında: Suriye iç savaşı sırasında gelen savaş mağdurlarının yanı sıra Türkiye çok uzun bir süre "açık sınır" politikası izleyerek milyonlarca resmi ve özellikle neredeyse tamamı gayrıresmi kişiyi hiçbir kayıt ve resmi prosedür olmadan kabul etti. Bu iki durumun karıştırılmaması oldukça önemlidir. Çünkü kayıt dışı birçok insan suç işlemiş, sınır dışı edilmiş ve kaçak yollarla tekrar Türkiye'ye girerek çalışmaya devam etmiştir. Keza "savaş mağduru" olarak nitelendirilen bazı kesimlerin dini bayramlarda Suriye'deki yakınlarını ziyaret edip sonra Türkiye'ye tekrar dönmeleri Türk halkının ciddi tepkisine yol açmıştır. Hatta modern Türkiye'de birçok kitlesel hastalığın yok edilmesinden sonra gelen kayıtsız birçok kişinin bazı hastalıkları tekrar yaymaya başladığı görüldü. Üstelik bu gelen kitle çok ciddi bir şeriat politikası yürütmeye başlayınca Türkiye'de çok ciddi bir göçmen karşıtlığı başladı. Bunun en temel sebebi "mantık" sorunudur. Türkiye 85 milyon bir ülke olarak genç bir nüfusa sahiptir. Dolayısıyla halkın önemli bir bölümü kayıtsız göçmen almanın, iş kollarına dahil edilmesinin mantıksız olduğunu ifade etmektedir (Bu oran iktidar partisini destekleyen kesimde dahi %80'e varan oranlara sahiptir). Özellikle 2016 da yaşanan darbe girişiminden sonra ekonomik açıdan kriz yaşayan Türkiye'nin son 5 yılda milyonlarca kayıtsız/kaçak nüfus alması tepkilerin yoğunluğunu daha da artırdı.) Şuan Türkiye'de ara sıra gündeme gelen fakat gelecekte Türkiye'nin en büyük problemi olacağı düşünülen ve araştırmaya ihtiyaç duyulan en önemli konu bu göç konusudur. Çünkü çok net ifade edilebilir ki Türkiye'de süre gelen göç hikayesi tarihte eşi benzeri görülmemiş bir süreçle işlemektedir. Batı dünyasında tüm prosedürlerle kayıt altına alınmış sığınmacılara karşı çıkılması ile Türkiye'de göçmenlere/kaçaklara karşı çıkılması kesinlikle aynı durum değildir. Dolayısıyla araştırmacılara tavsiyem şudur: Türkiye'deki göç sorununa tüm teorilerden, göç tarihinden, günümüzdeki eleştirilerden bağımsız bir şekilde, şahsına münhasır bir şekilde araştırma yapılmalı. Aksi taktirde ulaşacağınız sonuç pek de sağlıklı olmayacaktır.